23 Oca 2015

book challenge kisvesi altında bloga geri dönme çabaları vol:1


ne zaman şu zamazingoyu bi yerlerde görüp özenmiştim yazayım diye, sonra pek sevgili fermina'm yapmıştı dirayetle de arada ona da kaynamıştım hatta blog üzerinden ama az önce internetlerde görünce dedim zamanıdır. yalnız ben otuz günde falan yapamam onu, bi kerede yapayım gitsin yoksa yeminlen yalan olur o iş.. evet uzuncümlesevensonikzedeler başlayalım bakam



1. geçen sene okuduğum en iyi kitap               
körlük / jose saramago 

uzun zamandır okuduğum en iyi kitaplardan biriydi. sonra biraz araştırınca filminin de (blindness) çekildiğini öğrendim ama izlemedim daha. büyük ihtimalle de beğenmeyeceğim ama siz yine de link falan bulursanız yollayın bana bulunsun.

kitap birdenbire kör olan insanların hikayesi ile başlıyor, oradan da hiç rahatsız etmeden, insanın gözüne gözüne sokmadan ama derdini en derin şekilde ileten bir sistem eleştirisine dönüyor. ama korkmayın mesaj vericem diye delirip hikayeden koparmıyor insanı. çok sevdim daha ne diyeyim.

özellikle bu baskısını koydum görsel olarak olarak çünkü türkçe baskılardaki tüm kapaklar çok tırt. bu memlekette kapak tasarımlarındaki  vizyonsuzluktan içim kıyıldı yemin ederim.




2. üç kere ya da daha çok okuduğum kitap         
boyalı kuş / jerzy kosinski

ilk okuduğumda 13 yaşındaydım. aranızda ana baba olup kitaplığında bu kitabı barındıran varsa lütfen onu çocuğun ulaşamayacağı yere koyun ki çocuğunuz benim gibi, "aaa okuyacak kitabım kalmamış babamınkilere dalayım" derken saçma sapan travmalar yaşamasın.  he tabi, kitabın II. dünya savaşı'nın ortasında kalakalmış bir çocuğun hikayesi olması da ayrı travmatik oldu benim için. kosinski zaten deli bi adam. kafasına poşet geçirip intihar etmiş mesela. dedim, normal değil.

yani okunmaması büyük eksiklik diyebileceğim kadar önemli bi kitap benim için. ve yıllar içinde her okuduğumda (bknz: "sevdi mi tam seven, aynı kitabı bin kere okuyabilenler derneği) farklı bi sekilde yakaladı beni. 

ama on üç yaşında da okunmamalı onu biliyorum. bu yandaki de tam olarak benim "aaa bu babamın sıkıcı siyasi kitaplarına benzemiyor, renkli kapak falan iyiymiş bu" deyip tav olduğum kapak.



3. en sevdiğim kitap serisi                                 
behzat ç./ emrah serbes 

4. en sevdiğim serinin en sevdiğim kitabı         
 her temas iz bırakır / emrah serbes 

ya fark ettim ki ben seri kitap okumuyormuşum, okumuş olsam da hatırlamıyormuşum. bu sebeple aklıma gelen tek seriyi yazdım yani çok şey etmeyin.


özellikle kitabı değil diziden bir sahneyi koydum çünkü bütün seriyi neden çok sevdiğimi, hatta emrah serbes'i neden sevdiğimi şahane özetliyor bu diyalog. gerçi bunu belki ercan mehmet aydın yazmıştır bilemiyorum ama ikisi de benim bebeklerim sonuçta, ayırmıyorum onları birbirinden






5. beni mutlu eden kitap
bir maniniz yoksa annemler size gelecek / ayfer tunç

aslında kitap türkiyenin 70lerdeki gündelik yaşamını anlatıyor ama ben de 80ler çocuğu olarak çoğuna yetişebilmişim, ne güzel. kitaptan bazı başlıkları buldum az önce:
" kibrit atmaca, kibrit falı, kibritten evler. kaç kırık var? kısa dalga, orta dalga,uzun dalga. terete efem, polis radyosu. televizyonun örtüsü, sehpası, regülatörü. tolgahan dans grubu, necefli maşrapa, telekutu ve telespor. ptt: pijama, terlik, televizyon. kaset doldurtmak, aranjman yılları. solcu şarkılar, marşlar. orlon ve jarse. cep fotoroman, tommiks, teksas. güzin abla öpüştüm, hamile kalır mıyım? "







6. beni hüzünlendiren kitap                           
iş işten geçti / j.p.sartre

aslında aklı meşkli kitapları içim pek kaldırmıyor ama bu kitap çok daha fazla şey ifade ediyor benim için. zamanın birinde çok eski bir baskısını bulup manitaya da hediye etmiştim hatta. ama sonra bir sinir stres anında camdan fırlatıverdiğimi hatırlıyorum. en az içeriği kadar dramatik bir şekilde beşinci katın penceresinden beyoğlu'nun bir arka sokağına savrulmuştu uçarak. anısı bile hüzünlendiriyor şimdi. gidip almamıştı çünkü kitabı. keşke almış olsaydı. sağlık olsun. 

film seyreder gibi okunabilen, aşklı meşkli, ikinci şanslar ve sınıf ayrımlarıyla bezeli güzel bir hikayesi var. zaten kısacık. benden başka okuyan birine rastlamayışım da ayrı tuhaf gelir hep. (ve evet o da okumamıştı.)






7. bana kahkaha attıran kitap                         
yüzyıllık yalnızlık / g.g. marquez


uykusuzluk hastalığı, kerpiç yiyen kadınlar, sürekli tekrar eden isimler, ursula'nın çözümleri derken okurken epey güldüğümü hatırlıyorum. e zaten gevşek bi insanım ben, normal. 
ilginç şekilde çok da acıklı bir kitap bu, hem de insana "ahh be yaa" dedirten bir sürü talihsiz olaylarla dolu. aslında kitabın başından sonuna olaylar hiç bitmiyor, biri biterken diğeri başlıyor. zaten bitirdiğimde bin sayfa falan okudum gibi gelmişti. o da marquez başarısı işte. çok seviyorum onu. iyi ki yaşamış, yazmış ve keşke hiç ölmeyip sonsuza dek yazsaymış. 

görsel ararken buendiaların soyağacını buldum, meğer kitabın başında varmış ama ben pdf okuduğum için çorbaya döndüğüm çok oldu. eğer okumadıysanız kıyağım olsun. ama uzun aralıklarla okunacak bir kitap değil bu, 4-5 günde bitirmekte fayda var hikayeden kopmamak için. 





8. en abartılmış bulduğum kitap                         
olasılıksız / adam fawer

hani "çok iyi kitap" derler de aslında çok iyi olmasa da fena değildir falan ama yok külliyen yalan. kötü bir kitap bu. en sevmediğim amerikan tarzı, planlı kurgular falan. valla illa ki okuyacaksanız da boşuna para verip orjinalini falan almayın. adam zaten türk okurlar sayesinde yeterince ihya olmuştur. (korsana karşı bakış açım bu kadar da yozsa demek)


9. sevmem sanıp da sonunda sevdiğim kitap 
bir dinazorun gezileri / mina urgan

öyle sandım çünkü ben gezi kitabı okumayı sevmem ama okudukça anladım ki bu kitabı sadece böyle etiketlemek yanlış olur. okudukça hayranı olduğum mina urgan aslında hem kendi tarihini yazmış hem de kemiksizinden  50 yıllık ve beynelmilel bir tarihi dönüşümü belgelemiş. defalarca okuduğum ve tıpkı "bir dinazorun anıları" gibi defalarca okuyabileceğim bir kitap benim için. epey de dinlendiriyor, uykudan önce daha da bir iyi geliyor. 





10. bana evimi hatırlatan kitap            
içimizdeki şeytan / sabahattin ali 

aslında onun bütün hikayeleri, romanları bana bunu hissettiriyor. en acıklı hikayesinde bile bana huzur veren bir dili var s.ali'nin. sebebini hiç bilmiyorum. bunu türkiye'de yaşamadığım dönemde hissetmiştim en çok. ne zaman ailemle yaşadığım evde gibi hissetmek istesem elim onun kitaplarına gitti.


17 yaşındayken, en samimi olduğum kuzenlerimden biri onk ajans'ta çalışıyordu ve sağolsun bütün kitaplarını hediye etmişti bize. ben de çılgınlar gibi okumaya başlamış bir ay içerisinde hepsini bitirmiştim. dramatik şeyler okumayı pek sevmesem de kullandığı edebi dil, oradan yürüttüğü derinlik, bazen alenen bazen gizliden gizliye hissettirdiği muhaliflik beni çok etkilemişti. 





11. nefret ettiğim kitap

dönüşüm / kafka

evet ergendim ve kitap hakkında daha önce hiçbir şey duymamıştım. ne kapakta içerikle ilgili bir görsel vardı ne de arka kapakta sonsöz. daha ilk sayfada kitabı elimden fırlattığımı söylememe gerek yok herhalde. yok annecim almayayım ben, ay eksik kalsın yemin ederim. ve elbette görsel aramak gibi bir salaklık yapmayacağım. 





12. hem sevip hem nefret ettiğim kitap

hepsi / pucca

çünkü bu kızın kullandığı dili, samimiyetini, benzetmelerini ve ağzı bozuk tarzını çok seviyorum. ama okuyorum da ne veriyor bana bilmiyorum. hayır bi de her çıkan kitabını gidip bir yerden buluyorum, çerez gibi hemen de bitiyor ama yine de okurken "off şimdi bunu okuyana kadar neler okurdum, aferin sana, düzgün bir şeyler okuyacağına salak salak buna çöktün yine" diye saçma bir suçluluk hissiyle doluyorum. nefret değilse de bir acayip işte. he yine yazsa yine okurum tabi kesin, o ayrı. 


13. en sevdiğim yazar
ya ama nasıl en sevdiğim, bir tane olması mümkün değil  ki!

ben şimdi nasıl kıyaslayayım onları birbirleriyle. sabahattin ali'nin bana her zaman huzur veren dilini, marquez'in herşeyi ama özellikle kadınları anlatışını, kosinski'nin deliliğini, e.serbes'in sanki 8 yaşındaymışız da kaldırımda birlikte gazoz içiyormuş gibi akıp giden sokak dilini, hakan günday'ın kurduğu acayip dünyalara hapsolmayı  seviyorum mesela. belki birinin bütün kitaplarını seviyorumdur belki birinin sadece tek bir kitabını ama o da dünyanın kitabına bedeldir. nasıl kıyaslayabilirim. yok yapamadım ben onu. 

bu arada ilk aklıma gelenler içinde bir tane bile kadın yazar olmaması da benim ayıbım sanırım. tamam edebiyat erkeklerin tekelinden çıkalı daha kaç yıl oldu o ayrı ama yine de utandım kendimden şu an. sorsan bi de feministim ben, peaahh..





14. filmi çekilen ve mahvedilen kitap 14.filmi kendisinden de iyi olan kitap
koku / patrick suskind 

bu maddenin üzerini çizip değiştirdim çünkü hangi kitabı yazarsam yazayım "aaa yok yok onun filmi daha da beterdi, keşke onu yazsaydım" diye aklımda kalacaktı biliyorum. bu sebeple bence yandaki görsel durumu yeterince özetliyor. 

ilginç şekilde bunun aksi olan kitap benim için koku'dur. bir şekilde sevememiş ama hikayesinden de epey hoşlanmıştım. hatta "ne biçim bi kitap bu yeaaa bişi anlamadım ben" diye dillendirdiğim, salakça bir aşk nefret ilişkim vardı kitapla. yıllar sonra filmi çekilince ilk kez bir filmin, kitabından daha iyi olduğunu düşünmüştüm. belki de kitap kötü bir çeviriydi.  ya da film gerçekten çok iyiydi. cevabı hâla bilmiyorum. 


15. en sevdiğin erkek karakter

? / ?
nasıl da gelmiyor aklıma şu an. bunu düşünüp sonra mı yazsam n'apsam..

16. en sevdiğin kadın karakter-ler                          
ursula iguaran buendia / yüzyıllık yalnızlık / g.g marquez

çünkü bilgeliği kocakarılığından geliyor, her zaman kendince bir sağduyuya sahip, olup biten her şeye bir şekilde yetebiliyor, en saçma sapan durumlara bile çözüm bulabiliyor.. çok şey söylerim ursula hakkında ama hem kitaba hem de ursula'ya ayıp olur. ne yani, marquez'den daha mı iyi anlatabileceğim sanki. yovv novv hâşa!


derdâ / az / akan günday


çünkü derdâ bir sonraki adımda aklından neyin geçeceğini bilemediğim kadar sürprizli, bi o kadar cesur, güçlü, ne kadar temizse bi o kadar kirli, içli, adı gibi de karakterliydi. ne yani sevmeyeydim de taşa mı döneydim..




17. en sevdiğim kitaptan en sevdiğim alıntı 

sana gül bahçesi vadetmedim / johanna greenberg 
  
en sevdiğim bir tane kitap yok ki benim. bir dünya en sevdiğim kitap-lar var ve bu onlardan biri mi bilmiyorum ama bu kitapta şöyle bir şey var ki pek bi gönlüme gönlüme dokunur..


yaşamı doğru yaşayan ve suçla lekelenmeyen kişinin , ne fas'ın kargılarına ihtiyacı vardır, ne yaya, ne de kılıflar dolusu zehirli oka.."




18. beni hayal kırıklığına uğratan kitap
şahane hatalar / heather mcelhatton 

şöyle ki bu kitap normal kitaplar gibi değil. kitabın kahramanı sizsiniz. bölüm bölüm ilerliyor ve her bölümün sonunda size iki farklı yol sunuluyor. örn: "liseden mezun oldun şimdi sanat mı okumak istiyorsun işletme mi?"  sanat diyorsan 121. sayfaya işletme diyosan 135'e git diyor ve bütün kitap buna benzer şekilde ilerliyor. ben elime aldığımın 5. dakkasında falan öldüğüm için tabi çok üzüldüm, hayal kırıklığı deyişim ondan. ama yılmaz, yıkılmaz, ölmelere doymaz bi insan olduğum için "aaa acaba onu seçseydim ne olurdu?" diye diye aslında bütün kitabı, bütün senaryoları okudum tabi. 

valla o ara kötü yollara mı düşmedim, zengin gavatlara metres mi olmadım of neler geldi başıma. yani hayal kırıklığı desem de zaman geçirmek için okuması epey zevkli bi kitap, sonrasında 2 tane daha çıktı sanırım seriden. sahilde falan okumalık çerez işte. hatta hatırladım şurada bahsetmiştim bundan ben. 





19. filmi çekilmiş olan sevdiğim kitap             
ağır roman / metin kaçan

her ne kadar, yazarına derinden kötü duygular beslesem de çok sevdiğim bir kitaptı. filmini de sevmiştim ama tabi kitapspor her zaman şampiyon. 

okuduğumda yazarı hakkında hiçbir şey bilmiyordum, bilseydim okumazdım bence. hatta belki filmi de izlemezdim.

kötülüğe karşı garip bir önyargım var benim. kötü olduğunu düşündüğüm birinin her yaptığı şey kötüdür gibi geliyor, ya da onu takdir etmeyi kendime yakıştıramıyorum. bilmiyorum. neyse  zaten eden bulurmuş diyeyim ne diyeyim.

adamı neden sevmediğime gelince, link burada kapaktan aşağıya ilerleyince ayrıntılı bir yazı var.




20. en sevdiğim aşk romanı                                
iş işten geçti /j.p.sartre

zaten aşk romanı deyince aklıma sadece bu geliyor. ya gerçekten okumamışım ya da aklımda tek kalan bu olmuş bilmiyorum. bu arada görsel ararken latif doğan'ın aynı adlı bir şarkısı olduğunu öğrenmiş olmam da çok tatlış oldu. latif işte, cnm bnm yhaaa ≧◉◡◉≦


21. okuduğumu hatırladığım ilk roman               
ana / pearl s. buck

o zamana kadar genelde hikaye kitapları okuyordum sanırım. teyzemlerde geçirdiğimiz bir yaz tatilinde büyük kuzenlerin vitrinli kitaplığından alıp okumuştum. sanırım on yaşında falandım, okudukça üzüldüm, üzüldükçe daha çok okuyasım geldi ve çok kısa sürede bitirdiğimi hatırlıyorum. 


22. beni ağlatan kitap                                   
ivan denisoviç'in bir günü / soljenitsin


yine baba kitaplığı menşeili ergenlik dönemi travmalarından biri benim için. gözyaşlarım içime içime akıp sel olmuştu. aynı dönemlerde abim de okumuştu bu kitabı, hâla lafı sözü geçtiğinde içimiz bi tuhaf olur ikimizin de ve konuşamayız üzerine pek. 

fermina da  kitapla ilgili kendi duygusunu yazmıştı burada. okurken "a-a bunu ben yazdım sanki" gibi acayip şeyler düşündüm. nasıl da aynı şeyleri hissetmişiz. yani mesela şu cümleler: 

"Hüzünlendirmek hafif kalıyor, üzüntüden öleceğim sanmıştım, lisedeydim okuduğumda. Yaz tatiliydi, İzmir'de hayat hafif ve dertsizdi, geceleri yatakta okudum kitabı. O yatak bir mezara döndü, Ivan bir kuru ekmek parçası peşinde koştukça ben de açlıktan öleceğim sandım, gece yarıları kalkıp mutfakta kuru ekmek köşesi kemirdim. Ivan -30 derecede tuğla dizdikçe ne İzmir yazı kaldı ne tatil, pikeye sarınıp tırnaklarımı kemirdim."

fermina zaten hep bir başka yazar, siz de açın okuyun.

23. ne zamandır okumak isteyip de bir türlü okuyamadığım kitap      
tutunamayanlar / oğuz atay 

kaç kere başladım ve kaç kere yarım kaldı bilmiyorum. hele az'ı okuduktan sonra nasıl da gaza gelmiştim ama yine olmadı. resmen lanet girsin yahu. 


24. "keşke daha çok insan okusa" dediğim kitap
küçük kara balık / samed behrengi

çünkü bu bir çocuk kitabı ve insanlar genelde çocuk kitabı okumayı tercih etmez. keşke etselerdi. çünkü hikayesi nasıl da sürprizli, nasıl da tin tin ilerlerken birden sertleşen cinsten.. adı üstünde küçük ve kara bir balığın hikayesi işte. ama bu balık bi başka. zülfikarı var yahu daha ne olsun!

kimseye zorla okutamam ama öğrencilerimden iki tanesine hediye ettim. onlar okumak zorundalar :) diğerlerine de bu yaz alıp (yine zorla) okutturmayı düşünüyorum. belki asla küçük kara balık kadar cesur olmayacaklar hayatta. ve olmamalılar belki de. ama cesaretin ne olduğu hakkında bi fikirleri olsun.

bu arada aynı isimle bir belgesel çekilmiş yakınlarda, çok istiyorum izlemeyi. şurada daha fazla bilgi var. bi bakın bence.


25. kendime en yakın bulduğum karakter
feride / çalıkuşu / r.n. güntekin

feride çünkü o da en az benim kadar alıngan. sevdiğine merhametli, kalbini kırana ise ters, inatçı ama kindar da değil garibim. yani bu sebeple aklıma ilk gelen o oldu. ha bir de öğretmen daha ne olsun. zeyniler köyü falan..

zaten çok da sevdiğim bir kitaptır çalıkuşu. bi de ben okurken, kitabı aslında reşat nuri'nin değil de karısının ya da kız kardeşinin falan yazdığını ama kadın ismiyle çıkarsa değer bulmaz/satmaz diye adamın ismiyle çıkardıklarını bile düşünmüştüm. ya da gerçekten kadın duygusunu iyi anlayıp süzmüş adam bilmiyorum. yalnız var ya yıllar geçer de hakkaten öyle bir şey olduğu ortaya çıkarsa nasıl hava atarım "ben demiştim" diye. gelir elimi öpersiniz o zaman bi zahmet. 

bir de sevgili insan evlatları, çok rica ediyorum şu dizisi çekilen kitapları bari bi açın, okuyun. geçen sene mi ne mesela denk geldiğim çalıkuşu dizisi romanla alakası olmayan tuhaf bir şeydi. hayır o karakterlerin çoğu bile yok romanda insaf yahu. olayların akışına girmiyorum bak. cidden izlemeyin o şeytan icadı şeyleri vaktinize yazık. (behzat ç. hariç)

26. bir konu hakkındaki fikrimi değiştirmiş olan kitap
eroin / christian f

bu bir otobiyografi. nasıl olduğunu bile anlayamadan eroin bağımlısı haline dönüşmüş, tren istasyonlarında dilenen, sürünen, fuhuş yapan, ama sanırım en kötüsü gözlerinin önünde en yakın arkadaşlarını kaybeden ergenlerle ilgili. okuduğumda ben de ergendim. aslında ne sigara ne de içki içiyordum ama içten içe, uyuşturucunun nasıl bir kafası olduğunu merak ediyordum. o zamanlar eroin gerçekten her yerdeydi ve on dört yaşındaki ben için bile ulaşması çok kolaydı. yani şimdi bile niyet etsem nereden bulacağımı bilmiyorum ama o zaman o zaten bizi buluyor hatta etrafımızda geziyordu. kitabı bitirdiğimde bunun merak etmemem gereken bir şey olduğundan emindim. iyi ki de okumuşum. çocuğum olursa ergenliğe girdiğinde önüne ilk atacağım kitaplardan biridir ibret olsun diye. 
buna benzer bir de kanat güner'in bir kitabı var 'eroin güncesi' adında. bir gün size kanat'la ilgili bir şeyler yazabilirim. eski bi sevgilimin eski sevgilisiydi kanat. çok ortak arkadaşımız vardı. hiç tanışmadığım ama hakkında çok şey dinlediğim, çok ilginç bir kadındı. yattığı yerde huzur bulur umarım. bunu hak ettiğini biliyorum. 


27. bir kitapta okuduğum en "sağ gösterip sol vuran" gelişme ya da sürprizli son
az / hakan günday

kitap baştan sona sağ gösterip sol vuruyor. hatta sonra sağdan bi kroşeyle insanının böğrüne vurup akabinde başını okşuyor. yani baştan sona olaylar olaylar. okuduğum en etkileyici kitaplardan biridir. insan olan alır okur yani o kadar diyeyim. şurada fragmanı var, bu da yeni moda herhal. gerçi fena fikir değilmiş, böyle olunca spoiler da sayılmaz hem. 


28.en sevdiğim kitap adı                                               
günlerin köpüğü / boris vian

sadece adını değil kitabı da çok seviyorum. fantastik değilmiş gibi yapan ama fantastik olaylarla süslü kitapları zaten hep çok severim. çok da şeyler söyleyebilirim üzerine ama yazmaktan yıldığım için kısa kesiyorum artık. 


30 madde diye başladım ama ben son ikisine verecek cevap bulamadım. yazmaktan şişmiş de olabilirim, aylar sonra bruşli gibi tekme tokat girdim resmen, bu yazıyı yazana kadar kaç kahve içtim haberiniz yok. zaten bu kahveler yüzünden maykıl'ın tersten metamorfozlusu gibi günden güne kararıyorum bence ben. ay vallahi allah belamı vermiş benim. 

ay neyse tükendim. hadi çav. 




6 Oca 2015

merhaba yeni yıl, merhaba blogum


o kadar uzun zamandır yazmıyorum ki yazmayı unutmuşum bence. ama bir yerden başlamalı.

ben artık istanbul’dayım. yani yazdan beri. ve bundan sonrasında da. 
şimdi önümde mucizeler yaratmam gereken bir kpss dönemi var. çünkü özel okullarda ömrümü çürütmek  istemiyorum, artık zamanım bana kalsın istiyorum. çok şey istemiyorum bence. istanbul’a atanmayı kafaya koymamsa bir nevi delilik. he imkansız da değil ama bilmiyorum işte. hadi hayırlısı diyeyim.

istanbul yazdan beri çok güzeldi. ama döndüm diye “yhaa bok var istanbul’da da döndün, benim hayalim küçük bi yerde yaşamak, istanbul bitti yhaa” diyenler oldu. kendilerine eyyorladığım gibi bir de burdan belirteyim, hayalin iyi hoş sevgili arkadaşım da ben gittim o senin dediğin küçük yere, hatta okudum, çalıştım, yaşadım da.. ve o kadar kolay geçmiyor zaman oradayken.  he, senin hayalin çekip gitmekse,  git vallahi git. belki aradığın mutluluk oradadır. ama yaşamadığın şey üzerinden ve benim yaşadığım şeye rağmen akıl vermek en hafif tabiriyle küstahlık. git başka yerde yap küstahlığını, ben sevmiyorum.


sanırım  bir marquez kitabında geçiyordu "insanın yaşadığı yere memleketim demesi için toprağında ölüsü olması gerekirmiş" 
çok şükür o uzak memlekette canımdan kimseleri vermedim toprağa ama mesele memleket hasretiyse  bu cümle çok etkiliyor beni. canımdan üç parça var istanbul’da, ikisi toprağın biri denizin dibinde olan. nereye gideyim ki ben, memleketimmiş burası benim, nereye gideyim..

bir de bir şey var ki daha kendimden başka böyle düşünene rastlamadığım için sesli söylemeye korkuyorum. evet istanbul çok değişmiş ve rezaletin, saçmalığın diz boyunu aştığı çok şey de var (bkz:koca şehrin şantiyeye dönüşmüş olması) ama ben istanbul’u o değişimiyle seviyorum. elbette o tarihi binalara içim gidiyor, anılarıma sahne olmuş yerlerin yok olduğunu görmek canıma okuyor ama bunların dışındaki olumlu ya da olumsuz her değişime her an gebe olduğu için seviyorum ben buraları. şaşırmayı seviyorum belki de bilmiyorum.


geçen kış yaşadığım ülkede, bir iş çıkışı kırtasiye alışverişinde görmüştüm bu defteri. içim bi tuhaf olmuştu, üzerimde çok para olmamasına ve evde onlarca boş defter olmasına rağmen dayanamayıp almıştım. uzun süre bir şey yazamadım da. artık yazıyorum. kendi güzelliğinden çok bana neleri özlediğimi hatırlatması açısından hep gözümün önünde olmalı gibi geliyor. sıkılımaya meyilli bir insanım çünkü ben. ama insanın 30 yaşından sonra sıkılmaktan vazgeçmesi gerekiyor. elbette herşeyden değil, ama sıkılmanın da bir adabı olmalı sanırım. ben sıkılınca ,  yeni mesleklere atılmak, evlenmek,  ülke değiştirmek gibi atraksiyonlara giriyorum. bu zamana kadarkiler ders olsun bana, öyle her sıkıldığımda aklıma geleni yapmayayım diye bu defter önemli.


tüm bunlar olurken annemin evinde kalıyorum.  interneti olmayan anne evinde telefonu modem haline getirip pcden bağlanmak da varmış.  neyse en azından o var.
bu arada ben kesin dönüş yaptım yapmasına da eşyalarım daha yapamadı tabi. sanırım bütün kıyafet ve kitaplarıma kavuşmam gitgellerle 1 seneyi bulur, belki daha da fazla. ama yerim yurdum hiç belli değilken acelesi de yok. 150 metrekare eve sığamayıp şimdi bir dolap bir yatak bir de komodine sığmak da çok acayipmiş..


bu arada tespit ve teşbihleriyle meşhur annemin de dediği gibi “ergen gibi arkadaş manyağı” bir insan olarak bu yaz ve sonrası çok güzeldi. keşke özlediğim herkes istanbul’da olaydı da mutluluktan öleydim ama görebildiklerimle zaman çok güzel geçti. hem yakındakiler hem uzaktakiler, iyi ki varsınız. ama öylesine değil gerçekten iyi ki varsınız. yok aga! insana arkadaş lazım.

elbette sadece arkadaş hasretiyle dönmedim buralara ama öyle zamanlar yaşadım ki uzaklarda, bazen yanımda en yakın arkadaşım varken bile ben, ben değildim. bunu tarif etmem pek mümkün değil. bu o uzak memleketin havası, suyu, fiziği, metafiziği, sosyal şartları.. hepsinin doğal sonucu işte. orası da öyle olsunmuş ne yapayım.. dönerken tek bildiğim o hayatı değil başka bir hayatı istediğimdi. aslında ne istediğimi de çok biliyordum diyemem ama ne istemediğimi biliyordum.. ve sadece başka bir hayat için alıştığın konfordan vazgeçmek gerçekten çok zor. maddi konfordan bahsetmiyorum sadece. sakin, sıcak, trafiksiz, otobüssüz, dolmuşsuz bir şehir, yorucu da olsa mesleğimi yapmamı sağlayan bir iş, yanlarında hiçbir zaman tam anlamıyla “ben” olamasam da yine de iyi insanlardan oluşan bir arkadaş çevresi, daha güzeline bir daha sahip olacağımdan emin olamadığım bir ev, yıllardır alıştığım yatağım, mutfağım, çiçeklerim, cücelerim ve elbette çikom.. o kadar konforlu bir hayatım vardı ki son yıllarda. bırakmak gerçekten çok zordu. bir anda olmadı ama bir an geldi ki o hayat kolajına yapıştırdığım vesikalığım da yerinde duramadı işte..

umarım hayat bana, kendimi içinde “hep bir şeyler eksik sanki” diye hissetmeyeceğim bir resim çizer bundan sonrasında. çünkü hep sandığımın aksine, meğer o resmi insan kendi çizmiyormuş. en azından tamamını çizemiyormuş işte. bazen öyle olmuyormuş.. 

çok şey bilen ve bunların arkasında sıkı sıkı durduğunu iddia edebilen biri değilim ben. tek bildiğim mutlu olmak istediğim. 

ve bir de melankolik hallerde yazdığıma bakmayın,  uzun süreden sonra yazınca böyle bir haller geldi sanırım bana. aslında epey iyiyim son günlerde.. 


çünkü bu hayatta her şey biter ama goygoy bitmez, bitmemeli.. 
(bakın büyük harflerle yazdım o kadar inanıyorum ki buna)

öptüm bol miktar ≧◠‿◠≦✌


            

  bu da yazının şarkısı olsun. 


"the child is grown, the dream is gone. 
i have become comfortably numb"


19 Nis 2014

* duymayan hiç kalmasın güzel bahçemiz hiç solmasın.. *

ben su altı belgesellerinde gördüğüm şu yandakine  benzer canlıları bitki mitki sanacak kadar botanikten, ekolojiden, biyolojiden ne bileyim işte bu tarz olaylardan bu kadar habersizken; o canlının adını, türünü, familyasını, dünyada kaç tane kaldığını falan bilen bir abim var. o yüzden mesela 15-20 sene önce teyzemden mi ne aldığı parmak kadar bitkiler şimdi benim boyumu geçmiş halde, annemin salonunu süslüyor. yine aynı sebepten mesela biz evde hızlı yürüyemeyiz çünkü abimin bitkilerinin yanından geçerken rüzgar yapıyormuşuz, kötü etkileniyorlarmış. he yok vallahi tanısan iyi bi insan aslında, piskopat değil. 

işte ben böyle bir abinin kardeşiyim ama belki yıllarca içim dışım evde saksı, bitki, torf (bunun ne olduğunu hâla bilmiyorum!) olduğundan ve belki de fıtratımın bir ayı kadar kaba olmasından hiç merak salmadım bu işlere. ama cücelerimin özel günlerde getirdikleri hediyeler evde ölmeye başladıkça da canım sıkıldı. dedim olmaz böyle, gözümün önünde sararıp gidiyor yavrucaklar şu işe el atayım. sonra evdeki yerlerini değiştirdim, daha düzenli sulamaya, ilgilenmeye başladım. zamanla ölmemeye, bu günlerde de çiçekler açmaya başladıkça sevdim bu işleri. en azından artık aklıma geliyorlar ve kalkıp suluyorum mesela. dün de iş çıkışı buralarda bahçe malzemeleri, saksı maksı satan koca bir market var, oraya gidip çiçeciklerime yeni saksılar aldım. yeni giysileri ile daha da güzel oldular. zaten ne zamandır adını bile bilmediğim bu yavrucukları, uzaktan da olsa abi desteği ile büyüteyim diye fotoğrafladım sonra. buraya da koyasım geldi. aha bizim yavrucaklar.



  mor olan aslanağzı imiş beyaz da petunya. mevsimliklermiş, öleceklermiş. hayır hayır ağlamıyorum.

 pembe saksıdaki menekşe. benle kafa buluyor. ne ölüyor ne büyüyor. tam da yapay bitki olduğuna kanaat getirmiştim ki abim "hayır gerçek" dedi. ohh..  şişedeki de maydanoz. biz eve maydanoz alınca onu çiçek gibi içi su dolu vazoda bekletiyoruz, daha uzun süre yeşil kalıyor buzdolabındakinden. bu tabi minyatürü. süs olsun diye orada.

 bu sukulent geldiğinde baya baya mor idi, boyu da yarısı kadar falandı. sonra pembeleşti o ara boy attı epey. normalmiş, soğukta mora döner hava ısındıkça yeşillenirlermiş.
 kırçıllı mor olanın ne olduğu hakkında hiç bir fikrim yok hala. duruyo öyle biblo gibi.

orkidelerin mutlaka şeffaf saksıda olması lazımmış. bu bilgiye hâla alışabilmiş değilim. dağda bayırda toprakta büyümüyo mu bu ya, orda nasıl oluyor da oluyor! (cehaletten ne dediğini bilmiyordu.)


bir de önemli not: insanın senin gibi bir abisi olması çok güzel bişi. iyi ki varsın lan!



* bu da yazının şarkısı..çok sevdiğim bir şarkı..

Bütün bu çiçekler biraz daha su ister
Su yoksa sevginiz yaşatsın onları
Biraz da sen konuş
Duymayan hiç kalmasın
Güzel bahçemiz hiç solmasın.. "


13 Nis 2014

anılaaarrr şimdi gözümde canlandılar..

bir cumartesi klasiği olarak unbilivıbıl bir temizlik harekatına giriştim yine bugün. kendi çapımda tırmaladığım yetmez gibi arnin beyimi de gerekli yerlerde işe koştum. kah matkapla duvar delme, kah kurduğum makinelerin düğmesine basmayı unutup, kendisine "şunu bi tıklayabilin lütfen"leme ve hatta ev süpürme sildirtme gibi işlerde mesela.. neyse..
akşam oldu, bey pilanını pirocesini yapıp arkadaşlarıyla dışarılara kaçtı daha fazla iş vermeyeyim diye. ben de epey yoruldum aslında ama çalışmak iyidir deyip epeydir (mesela yaklaşık 6 yıl) kolilerde biriken ajandalarımı falan tasnif edeyim oturduğum  yerden dedim. sonra bi tanesini açıp okuyasım da geldi. bahsi geçen ajanda 2007 tarihli. yani üniversiteye hazırlandığım ve bunun arka planında hayatımın en karmaşık-kararlı-üzgün ve motivasyon dolu dönemi. kendime bir kahve yaptım başladım okumaya. gün gün aldığım notlar, haftanın şarkısı seçtiğim parçalar, deneme sınavı tarihleri, internette araştırılacak şeylerin notları vs derken en son sayfada telefon numaraları kısmına geldim. bir de ne göreyim?

topçular - eskihisar feribotu 
hayatımın en komik anlarının önemli kısmında yanımda olan, sonra bir şekilde uzaklaşıp ama sonra mutlaka bir araya geldiğim, tanrının bizi yaratırken "bu ikisi iyi arkadaş olur, bunların lokasyonunu yakın yerlere yapayım" diye düşündüğüne emin olduğum kadar çok iyi arkadaşım olan ve yaklaşık yedi senedir görmeyip, sık sık etrafımdaki herkese anılarımızı anlattığım ve çok özlediğim Leo'nun telefonunu buldum. oha dedim sesli sesli. OHA! hayır bir de o kadar eminim ki o numarayı değişmediğinden. "akşam akşam ayıptır" falan demeden direkt tuşladım tabi telefonu. açtı ve konuşurken bir daha fark ettim onu ne kadar özlediğimi. o kadar özlemişim ki telefonda değil de yanyana olsak kafasına falan vururdum kesin. yani o kadar öküzlemesine, ayı ve yavrusu tadında bir sevgi ona olan sevgim. sonra içime sığamadım buraya da yazasım geldi. çünkü en son yazdığım yazı beni öyle üzmüştü ki ne zaman sayfayı açsam içlenip geri kapatıyordum olan biteni hatırladıkça. ama bunu da yazmasam olmazdı.

hep söylerim, bu nasıl bir şans ise artık hayatımda hep çok iyi arkadaşlarım oldu. çok iyi kızlar ve oğlanlar girdi hayatıma hep ve Leo ile olduğu gibi mesela yedi sene görüşmesem bile ben hep bir yerde onların hala arkadaşım olduğunu bildim. hayır çünkü böyle bir tane de japonya'da var mesela. neyse işte böyle. iyi ki tereddütsüz aradım o numarayı ve buldum Leomu yıllar sonra. 

balo sokak
14 yaşındayken falan okuldan çıkıp sık sık morg diye boktan bi bara gidiyordum. 20 yaşında bir oğlana aşıktım, o bunun farkında değildi ve ben de bir ergen klasiği olarak bunu ona çaktırmamaya çalışıyordum. (galiba artık böyle değiller?) hayat aşık olduğum çocuk, annemle babam arasındaki kavgalar, okulu hiç sevmeyişim ve bilimum ergen sorunları yüzünden bok gibiydi kısacası. bir gün yine o barda tek başıma oturmuş leman falan okurken yanıma bi çocuk geldi. "ben çok sıkıldım, dışarı çıkcam sen de gelcen mi?" dedi. artık nasıl bir kafadaysam böyle salak salak "heağğ olur" falan deyip çıktım çocukla dışarı. az biraz istiklal'de yürüdük sonra üşüdük sanırım kahve mahve içelim diye aznavur'daki bulunmaz'a gittik. ama kapalıydı herhalde çünkü kafede değil pasajın merdivenlerinde oturduğumuzu ve saatlerce güldüğümüzü hatırlıyorum şimdi sadece. işte o günden sonra biz hep iyi arkadaş olduk. bir dönem yaklaşık iki üç sene yine kaybettiydik birbirimizi. sonra bi gece zurich diye bi barda. ortada salak salak danseden ama uzun saçlarından yüzünü o karanlıkta seçemediğim bi çocuk gördüm. az biraz izleyince "aynı anda hem metalci işi kafa sallayıp hem de disko ritminde dans eden başka biri olamaz, bu kesin leo'dur" deyip yanına gittim. bi dursun da yüzünü göreyim diye dürttüm oğlanı. bir an durup "kim lan bu, beni dansımın ortasında rahatsız eden münâsebetsiz ?" dercesine kafayı kaldırdı  ve üç dört saniyenin sonunda ben olduğumu fark edip üzerime abandı. yüzünü hâla tam seçememiştim ama içimden "evet eminim bu kesin leo dedim" o sarılırken. (e ben de çok sarhojdum sonuçta.)

bir de bu devrik, düşük ve de kopuk cümlelerimden anlaşılıyor mu bilmem ama bu yazıyı çok büyük ve de derin bir heyecanla yazdım. çok uzun zamandır görmediğim ve görmediğim süre boyunca içimden hep "nerdesin be köpek!" diye andığım birini bulabilmiş olmanın heyecanıyla. öyle işte.. bir ara blog adresini de yollayayım ona bari de okusun neler olmuş o etrafta yokken. bir de okuyacak diye leo'ya not! çok özledim lan allahsız! 

not: görsellerin siyah beyaz olanı leo'nun beni balo sokak'ta çektiği bir foto idi. ama sonra üzerinde oynayıp bu hale getirmiştim. vapurdakini ise birlikte yaptığımız bir altınoluk tatilinden dönerken çekip ta o zamanlar fotoşopladıydım öylesine. her ikisine de her baktığımda bol bol andım yani leo'yu. alttaki ise bahsi geçen altınoluk tatilinde sarhoş olup gülecek şeyleri bitirmemiz ve neye gülsek acaba diye aranırken yaratıp, adını "üzüm adam" koyduğumuz sanatsal procemiz. aslında süper fotoğraflarımız da var ama anonim olunca paylaşamıyorum tabi. neyse hadi bu kadar dağılın. 



heağ bir de bu var, burada daha önce paylaştığım, Leo özlemeli bir msn hatırası. 
(o zamanlar msn vardı evet) 

Follow this blog with bloglovin

Follow on Bloglovin
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...